04 Temmuz 2009 Cumartesi

Yürekli Zamanlar


''Yanmaktan korkuyorlardı onlar. Sol yanlarından yandılar, bittiler, kül oldular... O külleri savurdular dört bir yana. Şimdi her yer griye kesti. Renkler anlamını kaybetti... Kana kana su içtiler nehirlerden. Kurak geçti yazlar, kışlar... Şimdi suskun yürekleri... Yarıya kadar dolu bardakları. Unuttular sevmeyi. Kuşlar şarkılarını alıp gittiler, artık bir tek birbirlerine söylemekteler.Nerede kaldı yürekli zamanlar.''


Her şey değişti.

Yüreğinin ucu alev almıştı.
Sonra yanmaya başlamıştı her yer...
Yangın yerinden çığlıklar atarak uzaklaştı.
Gidip en yakın nehire attı kendisini.
Çığlıklar dindi... Durağanlaştı her şey bir zaman sonra.

Şimdi tek duyduğu ses kendi sesiydi...
Tatlar farklıydı, renkler farklı.
Güneşi ilk o karşılıyordu, uykusuz gecelerden sonra.

Baktığı her yerde yangını görüyordu.
Tüm yüzler artık çığlığın yüzüydü....

Denize, göğe, kuşa, ağaca neye bakarsa baksın ondan bir parça buluyordu.
Tüm şarkılar kendine yazılmış olmalıydı.

Olmaz dedi.
Bir insan kendini bu denli kaybedemez.
Arasa da bulamaz bir daha.
Unutmamalıyım kendimi.
Tüm seslerin cismi başka, tatlar başka.
Deniz denizdir.
Ağaç da ağaç.
Her bir şarkı farklı yüreklerden çıkmış, her biri başkalarına yazılmış.
Yanmış bir yürek bir kişiyi sever yalnızca.
Oysa dünyada sevilecek ne çok şey var.
Aşık olunacak ne çok şey.

Anladı ki bir yürek yanarsa böylesine.
Kapılırsa bir tek yüze...
Her şey bir gün kül olur .
'Yandı, bitti, kül oldu'.
Kül de savrulur bir gün...
Havaya, toza, toprağa karışır, gider...

O yürekten de kimseye hayır gelmez bir daha.
Sol kafes boş kalır.


Ama anlar ki aşk başkadır.
Aşk yüreği serinletmektir.
Hafiflemektir.
Her bir güzelliğin hakkını vermektir.


Aşk aşık olduğunda tüm sevdiklerini o yürekte görmek,
Tüm sevdiklerini aşığınla yeni baştan sevmektir.

Yenilenmek, değişmek ve değiştirmektir aşk...
Huzurla uykulara yatmak,
Düş-lerden düş türetmek...
O düş-ü yüreğinde her yere taşıyabilmektir.

Mekan dediğin nedir?

Yıllar yılı üzerine savaşılan

Bir avuç toprak parçası.

Tek meskeni yürek olmalıdır aşıkların.



''Değil mi ki dünyada hep zihinler konuşuyor, hep diller... Sese söz diyorlar... Düşünceye hesap... Sen sus istiyorlar. Saklan ve uyum sağla onlara. Oysa sen bilirsin sevmeyi bir tek. Yaşamak ve ölmek nedir, senden sorulur... Bu yüzden sen tüm besteleri tanırsın... Hangi melodide kaybolunur, hangi yürekle dansa kalkılır... Herşeyi sen bilirsin yürek. Bir tek seni dinlemeli dünya... Hep seninle yaşamalı. Bir tek senin sesine açmalı kulakları.

Şurada uçan kuşları duyuyor musun? Onlar hep dünyaya şarkılar söylediler. Duyanlar da oldu onları, orada olduklarını unutanlar da. Dünya var oldu olalı, onlar da hiç susmadılar. Canları nereyi isterse oraya uçtular, şarkılarını şakımak için kondular dallara. Sen kuşları örnek al kendine. Hiç kimse dinlemese de, ne için attığını bilmeseler de, susma. Zihni sustur, dili sustur ama sen yapma... Bir tek seni dinlemeliyiz... Eğilmezliğini, mertliğini, cesaretini ve gücünü göster bize. İstediğin yere kon sen... Biz geliriz peşinden. Kuşları unutanların seni kül edip yoketmesine izin verme...


Kuş gibi çırpınırsan anlarız ki sevda vakti... Sızlarsan biliriz ki uçmak istersin başka diyarlara. Dalgalansan anlarız ki yorgunsun, kimsesiz kalmaktır istediğin. Coşarsan biliriz ki kendine konacak bir yer bulmuşsun. Sen tanırsın yürek, sen bilirsin kimdir seni dinleyen, anlayan... Senin kül olmana razı gelmeyeni. Seni tamamlayanı... Heyecanı sen bilirsin en iyi. Koşup da açmayı kapıları. Bir bedene sarılıp da çoğalmayı. Sessizliklerde konuşmayı, kelimesiz anlaşmayı... Tüm sesleri en iyi sen ayırt edersin.


Sen sen ol susma... Asla boyun eğme şu nesneler dünyasına. Girme sakın paranın esaretine. Emniyette olacağım diye kimseye eyvallah etme. Bilirsin mekan dediğin bir toprak parçası yalnızca. Kendine şu dünyada yüreklerden başka mesken arama. Bil ki ikamet edince bir başka yürekte, seni taşıyan şu fani beden geçip gitse de yaşamaya devam edersin orada. Ebediyete ancak bir başka bir yürekte kavuşursun.



Utanma aşkından yanıyorsun diye. Sen hep kendi türkünü söyle. ''Bilen, anlayan ve dinleyen gelir bulur beni'' de... Kuşlar gibi... Şakımak için neden arama... Nehirler elbet dökülecek bir yer bulurlar ya ak onlar gibi...


Tek taraflı olsa da sevmelerin sevmekten vazgeçme sen... Yanıp, bitip, kül olma... Savrulursun. Yok olursun. Sonsuza kadar konuşmazsın bir daha... Bu yüzden ne olur sonum diye sorma, bırak bulsun seni tüm cevaplar...


Her bir şey bir gün kül olur derler .'Yandı, bitti, kül oldu'.
Kül de savrulur bir gün... Saklamazsan eğer...
Havaya, toza, toprağa karışır, gider...
Güzel derler; ama bunu söyleyenler kül olmak için önce yanmak gerektiğini de söyleselerdi ya...''

30 Haziran 2009 Salı

Arzulu Zamanlar


''Çölde susuz kalmayı bilmeyenler, serap görebilirler mi? Kana kana su içmeyi peki?
Bir de o suyun değerini... ''




Beden, arzular gelince dile durmak istemez. Koşup açmak ister tüm kapıları... Ne var ne yoksa tüketir... Mutlu da olur olmasına ama kısacık andan olmadık mucizeler bekler. Hep daha fazlasını... Kapı kapı dolaşmaya başlar beden ... Değmeye başladığınla elini çektiğin arasında geçen süre kadardır haz. Hepsinde bir sonsuzluk arar. Andan uzaklaşır. Hepsi o kadardır bilmez. Bunu anlayınca hırçınlaşır beden, bitmesin, son bulmasın diye yenilerini kovalar. Ruhuna olmadık işkenceler çektirir. Mutluluğun kapladığı alan acının yanında sönük kalır bir zaman sonra... Bu döngü hep böyle sürer gider... Kaybolur beden, ruhunu bulamaz bir daha. Bu yüzden kısacık bir hazzın arkası hep acıdır, hüsran...


''Ruhun acele etme derken; sen alıp başını gitmiştin, atlamıştın bulduğun haz denizlerine. Her dokunuşunda bir başka bedene çoğalacağına azalmıştın, eksiktin gelen geçenden sonra... Çünkü sen o hazzın dünyasına dalıp gitmeyi, özlemeyi, hayal etmeyi, gerekirse tüm bildiklerini yeniden keşfetmeyi, arkasını düşünmemeyi, onu çoğaltacak olanın ruhundaki doygunluk olduğunu bilemedin. Bilip de yaşamak yerine bilinmeyene koşmayı iş edindin kendine... Her bilinmeyen bilinir olur bir gün. Ruhun nerede şimdi, sen nerede? ''



Beden korktu arzudan. Arzulamaktan. Bir kez yaşayınca bu anlık hissi... arkasından gelecek acıyı bilince, çekti elini eteğini. Kötüledi arzuya dair ne varsa. Uzak tuttu kendisini... Sakladı tüm coşkularını derinliklerine... Ve yine ruha kalan acı oldu. Kendini mahrum bıraktığı her bir mutluluk ihtimalini, o büyülü anları tadamadı. Bedenin içinde kayboldu ruh. Bu kez ruh hırçınlaştı.


''Kurallar koydun, sınırlar çizdin bedenine... Ruhunu da hapsettin onun içine. Buna terbiye olmak dedin, terbiye etmek... Düş-lere yasak koydun. Öyle umarsızca koşmayarak, tüketmeyerek akıllılık ettin belki ama herşeyi akıl ettin, fikir ettin... Duygularına madden haksızlık ettin. Şu dünyanın en büyük zevklerinden mahrum bıraktın kendini. Sen de eksildin sen de... Büyümedin küçüldün durduğun yerde. Çünkü nerede bir aşk, nerede bir meşk olsa cezalandırdın, yukarıdan baktın, küçümsedin. Bedenine eziyet ettin... Belki de haklıydın kendince. Çünkü bu yola giren herkesin dönüşü yoktu sanıyordun... Senin ruhun nerede peki? Nerede ağlıyor ? Korkularını nerede büyütüyorsun?''



Olmadı olduramadı beden bir türlü... Ruhuyla dans edemedi, bir ahenk bir uyum yakalayamadı. Hazların sonunda ya beden ya ruh dağıldı. Oysa mutluluk adına yapılan her bir eylem yüceltilmeliydi. Peşinden gidilmeliydi. Oradan yeniden doğmalıydı insan. Ölmek yerine... Kaybolma tehlikesini göze alıp dönüş yolunu da bulmalıydı belki... Haz gerçekti... Yalan olan neydi? Ruhun o anlık hissi büyütmesine izin vermeyen bedendi... Çoğaltamayan bir beden. Farklılıklarda aradığı şeyi aynılaştıran, aynı olanı farklılaştıramayan beden. Kendini ararken ruhunu kaybeden, dönüş yolunu bulamayan...


Şimdi;

Gülümse ey ruh! Öylesine memnun ol ki halinden bu yerde kal bir süre daha. Beklerdin, ertelerdin kimi zaman arzularını. Herkes seni bedeninle kavgalı sanırdı. Oysa kavga eden sabırla arzuydu bilmiyorlardı. Ki bu kavga arzuyu büyütüyordu... Çoğaltıyordu. Ruh besleniyordu bu yücelen duyguyla... Önceleri bunu anlamayan beden de teşekkür ediyordu ruha her seferinde... Bu yüzden hep ruha eşlik eden beden olmalıydı...


''Gülümseyebilmek ruhun işidir. Bu yüzden uzaklaştırma onu kendinden. Ayaklarına dolanmasından, daha fazlası için sana engel olmasından yakınma... Bırak içine çektiği her bir güzelliği, kokuları alıp da seni zamansız zamanlara göndersin...''



İki hali de seçmeyen, arzulara yeni bir yol bulan ruh gülümsüyor. İzliyor bir kapıyı aralayıp içerde gördüğü ışıkla büyülenen bedenini. Gözlerini kör olmasınlar diye hafifçe kısıyor. Dolaşıyor bir süre, keşfe başlıyor. Bulduğu, dokunduğu ve hissettiği her şeyi tek tek inceliyor. Biliyor belki gizli olanı... Ama bilmemiş gibi yapıyor, yeniden öğreniyor, şaşırıyor ve yüceltiyor birer birer. Uzanıp da yanına arzusunun uykulara dalıyor. En sıcak düş-leri görüyor. Gerekirse susuz kalıyor, aç kalıyor bir süre. Sonrası tadıyor, acele etmiyor hiç birşey için. Biliyor ki arkası meçhul. Biliyor ki bir tek o an var... Açtığın kapının içinde kaybolmak da var, geri dönmeyi öğrenmek de... Kelimesizlik var... Bedenlerin diliyle ruhların buluşması var. Kendisiyle birlikte karşısındakine de bahşedilen bir derinlik var.... Çek ruh tüm kokuları içine. Bil ki onu anlık yapan da sonsuz yapan da sen olacaksın. Bedeninden ayrılma, ona dönüş yolunu göster...


''Kimse sana bir şey bırakmaz... Kimse senden bir şey almaz. Sana neyin kalacağına veya senin ne vereceğine yine sen karar verirsin. Yeter ki dokunmayı bil, kovalamayı ve almayı. Yakaladığını büyütmeyi... Unutmaki açtığın kapıdan kaybolmadan dönersen, şu tabelayı göreceksin karşında: Dönüş yolunda çiçeklerinizi toplayacaksınız !''

16 Haziran 2009 Salı

Tutuklu Zamanlar


''Öyle bir sevmeli ki insan hep özgür kalmalı... Ne kadar alan açarsa açsın yüreğinde hep daha fazlasına yer olmalı... Biz sevmelerden yola çıkıp da kara sevdalara varanlardık... Tutuklatıp kendimizi dört duvar arasına kapananlar... Ya da kendine bir esir bulup aşkın yolundan çıkanlardık. ''


O gün yine yataktan zorla kalkmıştı. Söylene söylene... Bu yorgunlukla ve kederle bir de iş yerindekilere katlanmak zorundaydı. Yine soracaklardı 'neyin var, niye böylesin?' O yine konuşmak istemeyecekti. Ama zorla bir kaç bahane uydurup akşamı bekleyecek tekrar evinin 'güvenli' duvarlarının arasına atacaktı kendisini... Günlüğünü açıp yine bir dolu söylenecekti. Sonra da yazdıklarını okuyup 'bu mudur benim hayatım?' diye soracaktı kendisine... Sonra günlüğü kendisini saklayan o duvarlara fırlatacaktı. Bu artık gündelik hayatının rutini haline gelmişti.


O duvarları gören herkes ona 'a ne güzel bir evin var' diyordu... O ise o duvarlara onlar gibi bakamıyordu. Birçok acısına en çıplak haliyle onlar ortak olmuşlardı. Her bir noktasına kaç gece gözünü dikerek uykuya dalmıştı, düşünmüştü, beklemişti, umut etmişti. Belki de şu hayatta onu en iyi tanıyanlardı. Duvarlar...


Kaç kez sevmişti? Kaç kez kalbini açmıştı? Hepsinin sonu aynı bitmişti. İşte şimdi bir hikaye de aynı sona koşuyordu. İçinde yükselen bir sevme isteğiyle başlıyordu öyküleri, güzel bir kaç söz, bir süre devam eden heyecan, elmanın öteki yarısı şiiri, mutlu buluşmalar... Sonra bekleme, anlam yükleme, sürdürme çabası, çatışma, suçlama... Birbirine benzeyenleri bulduğu için mi böyleydi? Kendisi mi benzetiyordu bu sonları. Ortaya çıkan payı nasıl dağıtmalıydı? Kime ne düşmüş, kim payına düşeni yaşamıştı. Sorular sorular sorular... Bir türlü sonu gelmeyen kıvrık noktalama işareti. Sonu koskoca bir yorgunluk... Bitiyordu işte. İçinden kıpırdamak bile gelmiyordu. Ama istemiyordu yine aynı çukurda kendisiyle baş başa kalmayı. Bir delik daha açmak istemiyordu bedenine. Her şeye rağmen zorlamaya devam etmeliydi. İyi düşünüp taşınmalıydı. Bu yüzden duvarlara sığındı, yine...


Oysaki sevginin okulunda büyümüştü o. Her insana sonsuz güvenle ve inançla bağlıydı. Bir zamanlar... Şimdi ne olmuştu da kararmıştı içi, gözleri. Aynaları sevmemeye başlamıştı. Orada gördüğü yüzü beğenmez olmuştu. Başkalarını sevgisizlikle suçlarken şimdi bu dört duvarın arasında kendisi tutsaktı. Sevgi bağlanmaya başladı mı bir defa, bağımlılık oldu mu yolundan çıkardı insan. O zaman adına sevda denilen, aşk denilen, tutku denilen tüm duygular tutsak olurdu. Gönül ile düşünce ayrı tellerden çalardı. Bencillik ile empati saçmalardı. Sıra sıra kararlar verilirdi iki kişi adına da kişilerden biri kaybedilirdi yollarda... Bir sevi böyle hiç edilirdi. Aslında herksein içinde bunu başarabileceği bir yer vardı. Ona açılan tüm kapıları kapatmış kolay olanı seçmişti. Yeniden öğrenebilirdi insan... Zoru seçebilirdi. Sevmeyi bilmeyen insanoğlu her şey gibi karartmıştı bu duyguları. O kara leke kendi kalbine de bulaştığından bu yana huzur bulamamıştı bir daha.


Severdi insanlar onu. Saygıda da kusur etmezlerdi. Ama erişemezlerdi hiç. Bir yere kadar varırlardı orada ağırlanıp geri dönerlerdi. Bu da üzerdi onu. İsterdi ki tüm dünyayı ağırlayabilecek kadar geniş olsun yüreği. Tüm duvarlar yıkılsın. Şeffaflaşsın her şey. Olmuyordu... Biraz araladığı bir kapıdan kafasını uzatanlar yargı oluyordu, kaygı oluyordu, yalan dolan oluyordu. Çünkü kararı tutturamıyordu vermelerde. Ya her şeyini sunuyordu gelenlere ya da işte böyle tutsak yaşıyordu. Nerede 'hayır' denir nerede 'evet' bilmiyordu. Acıdan, yorgunluktan sevgiye nasıl dönülürdü? Nasıl temizlenirdi bir insanın kalbi yeniden?


Bir gece bir rüya gördü. Duvarın içinden geçen bir el ona uzanmış, 'bekle beni' dedi. Gergin gergin uyandı. Hem korkmuş hem de afallamıştı. Karnına bir sancı saplandı. Tutamadı kendisini ağlamaya başladı. Tüm bu yaşadıklarını hak edecek ne yapmıştı? Kimseye yalan söylememişti, aldatmamıştı, eğer eksikleri varsa da kim mükemmeldi ki? Ne oluyordu? Neden gelenler gidiyordu? Neden kimse kalmıyordu? Sonunda saplantılı biri olup çıkmıştı işte. Bu ne biçim bir rüyaydı. Bunları o kadar hızlı düşünmüştü ki bir an yorulduğu soru işaretleri düştü gözünden tek tek... sanki bir anda hepsi bir araya geldi. Kocaman bir cevap oldular. Ağlamayı bıraktı. Sustu... Onunla birlikte tüm sesler, dünya sustu... Bir el kaldırdı yerinden onu. Bilgisayarın başına oturttu. E-mail kutusunu açtı. Sevgilisine bir mektup yazmaya başladı. Yoksa ona uzanan el mi yazıyordu bunları ayırt edemedi. O el kendi eli miydi yoksa?

Ve döküldü kelimeler:

'' Ben sevmeyi biliyordum bir zamanlar. Şimdi ise bildiğim tek şey bir saplantıyı yaşıyorum. Ne ben ne sen özgür değilsin benim yüreğimde. Bedenim huzursuz, heyecansız. Yaşamım keyifsiz. Sen beni ben de seni tutuklamışız. Boy boy beklenti, tutku, alışkanlık dışında bir şey kalmamış aramızda. Sanırım ben hamileyim. Dur sakın korkma... Bir bebek beklemiyorum. Sanırım kendimi yeniden doğuracağım. Doğacak olan ben öyle biri olacak ki, aşkı tutsaklıkla karıştırmayacak, serbest bırakacak kendisini... Sense beni kürtaja zorlayacaksın ve ben bundan böyle hep esir kalacağım...

Artık beklemeyi, umut etmeyi bırakacak, kabullenecek, bilecek ve öyle yaşayacağım... En önemlisi özgür bir ruh olacağım. Neden biliyor musun? Çünkü duvarlardan geçebilecek bir sevmeye ihtiyacım var benim. Şimdi ikimiz de özgürüz. Seni de kendimi de azad ediyorum. Onca yaşanandan sonra bu doğacak kişi en son sana rastladığı için senden. Olsun canımız sağolsun... Sonrası mı? Bir el bekliyorum, benim gibi duvarları geçebilecek bir el
... Sevgiyle kal...''


Cevap beklemedi... Eminse insan ne istediğinden hamle beklemezdi. Onda bitmişti bu hal. Gerisi mühim değildi. Sonra açıp günlüğünü şu notu düştü:

''Şimdi her şey beyaz... Şimdi dört taraf aydınlık. Tüm duvarlarda görünmez kapılar... Bir sancının ardından doğdum ben. Doğmak için kaç kez ölmek gerekirmiş bilinmez ama tüm duvarları aşabilen bir el yetermiş. O eli tutmadan da sevmek mümkünmüş. Kelepçeleri çıkarıp da savurmak ne güzel bir duygu imiş, ne güzel! Ne soru var artık ne de beklenen bir cevap... O elle buluşacağız bir gün yeter ki tutsak olmasın kalbim. Olmasın bir daha...''

14 Haziran 2009 Pazar

Zamansız Zamanlar


''Zamansız büyüdüler. İçlerindeki çocuğu ağlattılar bu yüzden. Kandırdılar hep gelecekle. Yordular geçmişleriyle... Eksik… Yarım kaldılar. Ve sonra düşlerine tutundular. Düşledikçe çocuk oldular, zamansızca yaşadılar... Ve tüm ayarlarını değiştirdiler saatlerinin...''



Ayrı hikayelerden çıkıp da geldik buraya. Aynı dünyaya doğmuş olmanın getirdiği bir ortaklıktı yaşam. Dünyanın tümdengelen algılarından nasibimizi almıştık. Önyargıların, yalanların ve güvensizliklerin dünyasında hangimizin yüreğine gölge düşmemişti. Kimin zihni bulanık değildi ki. Bağımlılıklarımız vardı bir de... ilerleyen her adımda görünmez ipler gibi kesiyordu vücutlarımızı. Zorlanıyorduk yeni bir başlangıçla buluşmakla. Eskileri çağırmaktan, tekrarlar yaşamaktan, ellerindeki tozu birbirimizin üstüne silmekten çekiniyorduk belki. Belki de birbirimizle temize çekiyorduk yaşadıklarımızı, harcıyorduk tek tek sayfaları... Sonra dönüp baktığımızda defterlerimiz oluyordu dizi dizi. Karıştırıp durduğumuz... Altını çizdiğimiz cümlelerimiz oluyordu. Bize ait sihirli kelimeleri kaybediyorduk o cümlelerin içinde. Hakkını veremediğimiz her bir an yaşamın kuyusuna düşüyordu.


Doğardı insan. Önce tümevarmak isterdi. Bu sebepten tümleyenini arardı. Oysa hayat hep parçalar koparırdı ararken. Bedeli vardı nefes almanın.Bir yandan dolup bir yandan boşalan bardaklar gibiydik. Tümün parçaları geçmişte bir yerlerde kaybolurdu. Kolay kolay yerine konulmazdı. Koysak bile ilkinin yerine tam oturmazdı şimdiki veya sığmazdı daralttıysak içimizi. Aynısı bir daha yaşanmazdı anların. Birgün yaksak da anıları küllerini saklardık. Ağızda ekşi bir tat, hafızada bir yara, kalpte bir sızı olurdu hepsi. Unutmak yalan kelime idi... Unutamadıklarının şimdiyi etkilememesi, benzerlikler kurulmaması, bir anın bir anı hatırlatmaması mümkün müydü? Apayrı hikayeleri aynılaştırmamak var mıydı? 'Ah yine aynı çıkmaza saptım' dememek?



Alışkanlık yanlış kelime değildi... Kimi zaman seni hayata karşı dikleştiren bir sabitti o. Kimi zaman ise bağımlılık.Alışkanlığa hangi rolü verdiğin sana kalmıştı..Bu tümevarma hikayesinde atılan her geri adım kayıptı... Bulmaya adanmış bir yolda verilen kurban... Neyi sabit tutup neyi değiştireceğini bilemeyince insan karışırdı. Arada tümdengelip de parçalayınca hayatı birleştiremezdi eskisi gibi... Bütünün parçaları arasında kaybolurdu. Ayrıntılar önemliydi belki ama yüzeydekini kaçırırdı insan. İndikçe derine boğulma tehlikesi başlardı. Bu yüzden akmalıydı insan nehirler gibi... Çoğalmalıydı akarken; biriktirmek yerine...



Serbest bıraksa hayatı, akabilse ne de çabuk tamamlanacaktı. Yaşadığı her bir anın bir kıymeti olacaktı... Ne yüreğindeki gölgeden korkacaktı ne zihnindeki sisten. Aslında onlar bir fenerdi karanlıkta yürürken. Farkındalıklarımızdı. Gözlerle kavgalı üçüncü bir göz gibi, yolunu aydınlatan bir rehber gibi...



Yarım kalmış hikayelerimizden çıktık yola... niye yarım kaldığımızı sormalıydık... Bir kapı kapanmışsa kapanmıştı işte. Önünde dolanıp da 'doğru mu yaptım yanlış mı' diye düşünmek ne kazandırırdı? Başka kapılardan girmeden tüme yaklaşır mı insan? Zamanı zamansız yaşamak ne katardı yarım kalan yanlarına?



Belki açılmıştı bir kapı ardına kadar... Tümleyenin orada bekliyordu seni. Senden habersizdi sen de ondan... Yaşamadan bilemezdin, bir his getirirdi seni oraya... Dünyaya geldiğin gün gibi... Sebepsiz... İçeri girmek ya da eşiğinden dönmek sana kalırdı... Çoğu zaman ağırlanmayı beklerdi insan, asıl mesele ağırlatmaktı kendini. İstemekti bazen, sonuna kadar gitmekti.



Bir çocuk merakı, sevinci ve heyecanını taşımaktı yürekte... Büyümesine izin vermemekti o çocuğun. Düş, düş-melerden kalkmaktı belki. Tutmaktı sonuna kadar bilekten birbirini. Tüm saatleri şimdiye ayarlayıp hep şimdiden bakmaktı yaşama...



''Yaşam henüz bir provaydı onlar için... Nasıl yaşanacağını öğrenmek için sahneledikleri. Kaç perdeden oluşuyordu bu oyun. Bir gün tüm perdelerini kapatıp da geçmişe, geleceğe bana ne deyip de sonlanır mıydı? Yoksa hepsi bir rüyadan mı ibaretti... Bir gün uyanacaklar mıydı ortasında hayatın. Hadi zaman öğret zamanında yaşamayı... Yoksa sen de mi bilmiyorsun yaşamayı? Bilmiyorsun değil mi?''

12 Haziran 2009 Cuma

Zihinsel Zamanlar


''Göz görürdü önce herşeyi... Tüm gördüklerini zihne bir bir anlatırdı. Bakılan her neyse zihinde bir resim oluverirdi aniden... Zaman geçer günler günleri kovalar, o resim değişmezdi zihinde. Pek çok şey değişse de hayatta göz yanıltırdı bazen insanı. Gözünle görmeden inanma demişlerdi... Oysa görünen her zaman gerçek değildi. Bu yüzden oluşan ne varsa hepsi o resmin içine sığdırılmaya çalışılırdı. Resmin anlatmak istedikleri bir yerde, görünen başka bir yerde...''


Hayat çok bilinmeyenli bir denklemdir dediler. Zordur hayat, bakma öyle dışardan göründüğü gibi değil hiç birşey... O da aldı önüne hayatı, çözmeye koyuldu, nice denklemler kurdu. Yaşayıp da anlamak yerine düşünerek çözebileceğine inandı. Önce insanlardan başladı işe. En büyük değişken insandı hayat denkleminde. Altını üstüne getirene kadar herşeyi, zihninin en kuytu yerlerine kadar inerek zorladı kendisini. Çözmeye adanmış bir yoldu artık yolu. Çok kolay sorulara cevap veremedi bu yüzden... Çözmek için içindeki tüm bağların da çözülmesi gerektiğini bilemedi. Basit olanı zora koştu... Kestirme yolları dolambaçlı olanlara değişti... Zaman geçti...Hep ilk gördüğüne takıldı aklı, hayata hep oralardan baktı...



Ve bir başka gün; bir resme takıldı aklı... Uzun uzun seyretti. Altında da bir kaç süslü kelime vardı resmin. Güzeldi, anlamlıydı... Kazıdı aklına. Ne anlatmak isterdi söyledikleriyle... Nereye bakardı gözleri... Ne isterdi acaba? Kendisine çözülecek yeni bir denklem mi bulmuştu? Ne de olsa zihni boşluğa dayanamazdı. Hayatla kurduğu bağ buydu. Ona böyle öğretmişti hayat. 'Çöz beni' diye... Oysa çözmesi gereken kendisiydi. İçindeki kördüğümleri kim açacaktı... Belki o zaman gözle görmeyi bırakacaktı. Salt zihinle yaşamayacaktı. Kalbini keşfedecekti ve akacaktı yaşamın içine... İşte o zaman resimler daha manalı, daha yalın gelecekti ona. Görmek istediklerini görmek için yummayacaktı gözlerini. Gerçeğin huzur ve özgür bir zihinden geçtiğini de...



''Böyle bölünmüştü hayat ikiye, üçe, dörde... Sonrası o parçaları birleştirmek gerekecekti yeniden. Yap boz misali... Ne düşündüyse hepsi tıkıştırıılırdı resimlere. O resim resmedilenden çok uzaklara giderdi... Şimdi yeniden yaklaşmak için yeni bir denklem çözmek gerekirdi. Bitmedi sorular, bitmedi bilinmeyenler. Hep geçmişle taşan, hep düşüncelere boğulan zihin bir resme de böyle bakardı ya ancak. Resimdeki artık görünmeyen, görülemeyendi. Olduğundan çok farklı...''


Sonra çaresiz kaldı... İçinden çıkamadığı sorulara yine zihninden yardım alarak cevaplar buldu. Her şey sahteydi, yalan dolan... hep yanılsama, kandırmaca. Tehlikeliydi bu hayat, bir çukurdu. Ne zaman çıkmak istesen içinden seni daha da diplere çekiyordu işte... Hep ilk cümlelere takılıyordu aklı insanın, hikayenin arka kısımlarında çuvallıyordu. Belki sözlerini unutuyordu çözmek için sarf ettiği. Sonra nasıl geldiğini bilemiyordu sorunun ortasına, hep başa dönüyor, her seferinde yolu baştan yürüyordu.


''Hayat... Ne yaman bir kelimesin sen... Zihin ne parçalayıcısın''


Bir türlü yolun sonuna varamayınca... Düştü resmin peşine... Buldu... İşte orada duruyordu. O resim... Resimdeki. Zihni yine başladı oyunlarına ve resimdekine kendi gözlerindeki resimden baktı. Bulduğu resimdekinden daha güzeldi, gerçekti. Yaşanılasıydı. Kağıdını kalemini alıp çıkardı not defterini. İzlediği, gözlediği her şeyi bir bir not etti. Sonra bir senaryo buldu kendisine resimle tanışmak için. Tanıştı... Nihayet karşısında durmaktaydı. Resim konuştu o dinledi. O konuştu resim dinledi derken bin bir renkli tablolar serildi önlerine. Ama o yine zihninden baktı. Resim doldu taştı ağırlığından. Taşıyamadı... Göz yoruldu... Zihin dağıldı... Görülen aslından uzaklaştı...

Resim bile dayanamadı geldi dile;
'' Boşalt şu zihnindeki kemirgen düşünceleri önce... Hayat zor bir yokuş ama ona hep öyle bakarsa insan kımıldayamaz hiç bir yere. Biraz yürekten baksan. Her şeyi çözeceğim diye diye hep başkalarının gözlerinden baktın dünyaya. Şimdi bak bana ben sıradan bir resmim. Yakalanmış bir anım yalnızca. Oysa bende gördüğün yanı başında. Bir de ona yüreğinden bak... ne hissettiğini, neler düşlediğini dinle... Çöz içindeki zincirleri. Seni bağlayan her bir düşünceyi... Çıkar at tüm denklemleri. Basit bu dünya... Yaşam basit. Döngü basit. Her şey tek bir eylemde, tek bir kelimede gizli... Uzun cümleler insanların korkuları... Mazeretleri... Şimdi gözlerini kapat ve hayal et beni... Zihninden çıkarıp at ve sadece yüreğini dinle... Nasıl da kolay beni yırtıp atman. Bir kağıt parçasıyım yalnızca... Gördüğün güzelleşecek zihnindeki resimleri yırttıkça... Hiç bir şey aynı kalmaz. Her şey değişir her an... Hadi koş anı yakala.''


Açtığında gözlerini resim susmuş, dört parçaya ayrılmış, yere dağılmıştı... Zihni bomboştu şimdi... Ama yüreğine bir sıcaklık gelmişti. İlk kez dünyaya böyle güzel bakmanın tadını çıkarıyordu. Ne bir denklem vardı artık ne de yokuştu hayat... Çünkü içindeki tüm bağlar çözülmüştü... her yer dümdüz ve yakındı... Bir kol uzaklığında... Ve nihayet her şey tek kelime... her kelimenin yalnızca bir anlamı vardı... Gerçek denilen ise huzurdu, özgürlüktü... Eğer bağlı kalıyorsa kolların işte orası yalandı... sahteydi...

09 Haziran 2009 Salı

Sesli Zamanlar


Bir ses geldi uzaklardan kulağıma... Çok tanıdıktı... Sanki yıllardır konuştuğum birinin sesi... Hiç düşünmeden açıp kapıyı koştum arkasından, biraz daha yakından duymaktı istediğim. Kapıyı sıkı sıkıya bile kilitledim dönmemek üzere çıktığım yere... Vardım sesin yanına... Dizlerimi kırdım oturdum... Öylece bıraktım kendimi, nasıl oldu anlamadım... Kulaklarımı açıp sonuna kadar her bir kelimesini dinledim. Büyülüydü ses... Dinlerken kendi sesimi kaybettim... Büyü bozulmasın istedim.


Sonra ben oldu ses, benim sesim onun sesi... Değiştik seslerimizi... Bozuldu sessizlik... Sadece kulaklarıma değil, ruhuma doldurdum her bir kelimeyi. Kastedilene takılmadan, nereye varacağını bilmeden... Altında birşey aramadan... Sonra duyduğum sesin dudaklardan gelmediğini anladım... Böylesi bir ses dudaktan çıkmazdı ki... Ancak yürekten yayılırdı dört bir yana... ''Her yüreğin sesi duyulur mu hiç'' dedim kendime? ''Duyulmaz'' diye onayladım...


Böyle başladı bir sesin arkasından koşmam uzun bir sessizlikten sonra... İstediğinde insan yorulmazmış ya koşmaktan... Bir güç gelirmiş de bacaklarına, ciğerleri hiç kesilmeyecek bir nefesle dolar da çırpına çırpına kalbi devam edermiş, hiç durmadan... ''Huzurlu ve güzel bir sessizlik her sese değişilir mi hiç'' dedim kendime? ''Değişilmez'' dedim onayladım...



O ses ki bir şiirdi bazen, bazen bir şarkı... Kimi zaman acı, kimi zaman mutluluk... En çok da heyecandı ses... Titriyordu... Duramıyordu yerinde... Hep bir ileriye, hep bir öteye gidiyordu. An geliyordu arkasında kalıyordum, an geliyordu önüne geçiyordum. Ama hep duyuyordum... Hiç kesilmiyordu... Bazen öylesine cesur akıyordu ki. Hep iyilik sağlık oluyordu... Belki alt perdelerde hala kanıyordu ses, hüzünlüydü o perdede... Üst perdede ise bir eminlik, bir bilmişlik vardı, bulmuşluk kendisini, sonra da beni... Duyurduğunu biliyordu sesini yüreğime. O benim yüreğimi duyuyor muydu? Bilmiyordum...


Ne güzel bir şiirdi o... Ne güzel bir şarkı. Kulaklarıma inanamıyordum. Sessizliği istemiyordum bir daha. Hep çağırsa beni, hep çarpsa o ses yanımda... Hep duyacağım yerlerde olsa... Zamanı gelip de yorulunca , ben başlardım seslenmeye dünyaya... Bırakmazdım kısılısın, üst perdeden alt perdeye geçsin... Çünkü o ses benim sesimdi de aynı zamanda... ''İnsan bir sesi kendi sesine bu kadar benzetir mi hiç'' dedim kendime? ''Benzetir'' dedim onayladım...


Şimdi mi? Yine sessizlik... Ben sesimi unuttum ki bozamam sessizliği... Şimdi sadece dudaklar konuşur... Bir kez bozuldu mu büyü, alt perdeden çalınca bir şarkı, şiirler kimsesiz kaldı mı, ne anlamı var ki konuşmanın, ne anlamı?


Şimdi sustum ben ama bunu sessizlik bile bilmiyor.... Hem de öyle bir sustum ki her yer ses!

05 Haziran 2009 Cuma

Yağmurlu Zamanlar




Gecenin bir vakti, yağmur tanelerinin penceredeki ritmi içerde çalan şarkıya karışıyor. Sokaklar yıkanmanın verdiği bir mutlulukla arınırken, bir kadın ağlıyor… Sonra yağmur izliyor kadını... Gözlerinden akan her bir damlayla yarıştırır gibi damlalarını, hızlanıyor... Sokakları kıskanıyor kadın… O dinginliği, huzuru ve sessizliği…



Cama yansıyan suretine bakıp… Siliyor gözyaşlarını… Öyle saydam, öyle temizler ki yağmur kıskanıyor kadını bu kez… Diniyor… Tüm sokak kadına bakıyor… Perdeleri çekip içeri, içine kaçıyor kadın…

Çıkıyorum kadının içinden, karşısına geçip gözyaşından bir damlaya dokunuyorum… Parlıyor gözyaşı değerinden… ‘Seni kim ağlattı böyle’ diyorum, susuyorum. Nasıl da tatlı damlaların… Kim?

Kadın başlıyor anlatmaya;


''Onur bile gerekirse aşkın önünde eğilir...

Gerçek bir aşkta herkes ayağa kalkar.

Saklanmaya sakınmaya aşk diyorlar şimdilerde…

''Önce sen sev, sonra ben severim nasıl olsa'' diyorlar...

Aşk karşılıklı büyür, bilmiyorlar.

Uzakta kimsesiz kalmış bir aşk yanılır, yalan olur…

Şimdilerde herkes kolayca aşığım diyor.

Aşık olmanın gözü karalığını tanımıyorlar.

Koşulsuz sevmek nedir, yüreği vermek nedir?

Sonra bir eli tutmak kolay mıdır?

Aşk tüm duyguları yenen bir galip değil midir?


Hem bu aşk,

Kimi zaman seni düşürür de kendinle kavgaya,

Ayıramazsın kendini kendinden.

Çekil kenara, diyemezsin.

Ağzına bir sevi dolar, yutkunmaktan korkarsın...

Bir teselli ararsın şiirlerde, şarkılarda...

Baktın olmadı, çıkamadın içinden...

Susarsın, ah bir bilse dersin, ben neredeyim?

Nereye bakıyor da göremiyor beni?

Belki de baktığı tek şey kendisidir. Ne demişti şair aşkta herkes kendisini bilir…


Yola öyle yalın ayak çıkılmaz dediler, çıktın belki...

Yağmur yağıyor dinsin öyle dediler, ıslandın.

Şimdi bir cam, cama vuran yağmur taneleri, bir şarkı, bir şair ve yalnızlık...

Onlar doğru demişler ne yazar...

Yürek bildiğini okumaz mı yine?

İnanmak istediğine inanmaz mı?

Anlamlardan anlam beğenmez mi?


Ne söylense boş...

Ne dense önemsiz...

İçerden geçenleri bilemez kimse.

İçerdekileri söylemezler…

Kimse göremez bu hali.

Göstermez kendini…

Kimse seçmedi bu yeri.

Bu dünya hep böyle dönmüş...

Aşk geçmişte kalmış...

Giden gitmiş…

Aşka savaş bulaşmış, kötülük bulaşmış…

Sen ne istersin denmiş, hep benin istediğine dayanmış iş…


Haklısınız diyorum gelen geçene...

Kap kaç olmuş bu dünya...

Ne sana ne bana bu dünya...

Bu dünyayı terk etmeden, ne sen varabilirsin bana, ne de ben sana!

Bu yüzden taşınmalıyız sonsuz boşluğa... ‘’



Ve susuyor kadın… Kendinden kalkıp geçiyor karşıya… Sonra teselli vermek istiyorum ona. Eline dokunuyorum, yüreğine…



‘’İyi de bu yola tek başına girmedin ki diyorum. Hatırlarsan önce biri tuttu elinden de getirdi bu yere seni… Yüreğinin ucundan yakalayıp kıskıvrak, bağlamadı mı? Sensiz olamam dedi ya, sen olmalısın benim dünyamda... Böyle çıkmadın mı yola… Unutuyor insan değil mi sebepleri... Bir süre yürüyünce insan bu sularda unutuyor nasıl geldiğini bu yere… Kendisine bir tek aşkı kalıyor, aşık kaybolsa da bir yerlere. Bir oyun başlıyor, sonunda kucağında kocaman bir yalanla kalıyorsun baş başa...’’



Şöyle yukarıdan aşağıdan karşıdan bakıyorum kadını izliyorum bir süre… Gördüğüm güzelliğe hayran kalıyorum. O kadar mert, o kadar ince ki… İnsanlar bunu nasıl görmüyorlar, nasıl kirletme cesareti buluyorlar kendilerinde anlamıyorum… Yoksa benim baktığım gibi bakamıyorlar mı ona. Dokunsalar gözyaşlarına görecekler gerçeği…

‘’Kaç gerçek var, kaçı yalan yaşananların
Hem aşk dokunmaktır
Yoksa dokunmamak mıdır aşk?
Kimsin sen gözyaşı?''



''Kim mi? Kül tablası dolu, kadehleri boş... Zihni dolu, yüreği boş… Sözü güzel, özü bilinmez… Kucağına bırakılan bir aşk, içinde bağıramadığın bir çığlık o... Olmak istediklerine arzulu, olamadığında içinde saklı…

Kabul etmekten bahsedip, beklemelere giden... Sana senin gözünden bakamayan... Baktığı yerde senden başka her şeyi gören... Bildim deyip de bilemeyen... Seni yalanlamak için kendine doğrular sıralayan... Gelip de soramayan sana nedenlerini? Duyacaklarının duymak istemedikleri olduğuna inanan...''



Ve yağmur başlıyor yeniden… Ben çıkıp gidiyorum kadının içinden… Kapatıyor gözlerini, gecenin ritmini şarkıya ve yağmura bırakıp dalıyor uykusuna…



İyi geceler kadın… İyi geceler sana!

04 Haziran 2009 Perşembe

Konuşan Kelimeler İşiten Yürekler








La Paragas'ın harika hizmeti; ‘Hayırlı Bir İş’ ile başlayan sesli blog yazıları fikri, görme engellilerin de blog dünyasının bir parçası olmasını amaçlıyor…

‘Tüm engelleri aşan bir tam olmalıydık’ ortak fikrinde birleşen bloggerlar;
Buraneros, Uzağa Giden Kadın, Bugünü Yaşama Arzusu, Kırmızı Günlük ve Evrenin Dünyası; fikre logo desteğini esirgemeyen Pinonun Yeri, teknik destek konusunda araştırmacı Erkan Bal ve fikri duyar duymaz sahiplenip, sitelerinde duyuran Kara Kalem, Ateş Böceği, Persona Non Grata, tutsak, delfina, Hayat İzlerim ve Gereksiz Yazar'la giderek çoğalıyor olmanın heyecanı ile bugün sizlere de soruyoruz:

Sizce de harika değil mi?

Ben fikri sevdim diyorsanız…
Fikir sahibinin izni var kulaktan kulağa yayılması konusunda...

Kendi sesinizden ya da sevdiklerinizin sesinden yazılarınızı bloglarınıza ekledikten sonra ‘konuşan kelimeler’ etiketi ile etiketlemeniz, yarınlarda oluşabilecek bir ortak blog platformunda buluşmamızı kolaylaştıracaktır diye düşlüyoruz….

Peki benim blogumda sesli kayıt olduğu nereden bilinecek diyorsanız, logoyu kullanmaya ne dersiniz?

Kararsız kaldım ne olur ki bunun sonu diyenlere, beyaz yavru tavşanın niyet kâğıdını okumaları tavsiye edilir...

Konuşan Kelimeler İşiten Yürekler

Kulaktan kulağa oyununun gönüllü bir oyuncusuyum ben
Benim yüreğimden gelen senin yüreğinden duyulduğu gün
Gönülün gördüğünde buluşup
Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırında paylaşıyor olacağız hayatı…



Konuşan kelimelerin işiten yüreklerini çoğaltmak için
Biraz daha beklemek mi yoksa bugün hemen seslenmek mi?

________________________________________________

02 Haziran 2009 Salı

Rüzgarın Aşkı


''Hepimiz zamanı gelince yaprakları dökülen ağaçlar gibiyiz... Her defasında yeniden yeşillenen... Güneşe sevdalı, rüzgarı peşinde sürükleyen...Bu yazı düşen her yaprağın arkasından göz yaşı döken rüzgara yazılmıştır...Bir de Nazım'a...''




Siz hiç düşen yaprakların seslerini duydunuz mu? Bir söylentiye göre; onlar düşerken dallarından yere, güneşin aynasında kaldıkları her bir an için teşekkür ederlermiş... Yerlerini kendileri gibi bu duyguları tadacağını bildikleri yeni yapraklara bırakırlarmış... Fısıldarlarmış da rüzgar getirirmiş seslerini: 'Hiç birşey sonsuza kadar sürmez. Gün gelir sararırsın... Düşersin dalından... Ama öylesine bilge, öylesine zamanında, mevsimine göre yaşamışsındır ki ağlamazsın düştüğünden mütevelli...'

Ve ayrılırlarmış birer birer dallarından... Güneşe sevdalı geçen ömürlerine veda ederlermiş usul usul...


Güneşin kollarından rüzgarın kollarına bırakırlarmış kendilerini... Değmeden toprağa... Rüzgar şarkı söylermiş yapraklara, onlar dans ederlermiş... Öyle salına salına eşlik ederlermiş ki şarkıya neşe kaplarmış her yanı...

Derler ki rüzgar oldu olası yapraklara sevdalıymış. Bu yüzden ara sıra esermiş ağaçların tepelerinde... Islık çalarak gezermiş... Hep farkedilmek istermiş... Yapraklar ise güneşin ışıltısının sarhoşluğuna dalıp giderlermiş... Rüzgar beklermiş... Bazen diner, saklanırmış... Bir gün sararıp da düşeceklermiş ne de olsa... O, yapraklarına bu yüzden toprağa sarılmak üzerelerken kavuşurmuş... Ta ki bir yağmur onları toprakla bütünleştirene kadar... İşte o zaman yapraksız kalan rüzgar kesermiş şarkısını... Bir an da olsa yaşadığı için sevdasını buruk bir mutluluk duyumsarmış... Ağıda dönüşürmüş sonrası her bir şarkısı...


Rüzgar hep aynı şarkıyı söylemezmiş bilir misniz? Takvim ilerler... İlkbahar gelir... Tüm düşen yapraklar yenilenirmiş ya hani... Onlar da aynı kökten doğmuşlar ya ne de olsa. Aynı ağacın kollarına... Bu yüzden her bir yaprak geçmiştekilerin bilgeliğini taşırmış. Bilirlermiş nerede ve kim olduklarını... Nereden gelip nereye gideceklerini... Bu bilgiymiş belki onları güzelleştiren...


Rüzgar hasret kaldığı yaprakların yanına yaklaşır... başlarmış şarkılarına yeniden... Yaprakların dansı da dallarda başlarmış aslında. Güneşeymiş ilk dansları... Rüzgarın türküsüyle... Nasıl bir sevda büyür rüzgarın içinde bir düşünsenize... İzler ve gıpta edermiş güneşe içten içe... Olsun; yeter ki mutlu olsunlar dermiş yine de... Rüzgar çalarmış, onlar oynar... Ve her bir döngüde rüzgar melodisini değiştirirmiş... Ve başlarmış güzü beklemeye... O gün geldiğinde yapraklar daha da olgunlaşıp anlayacaklarmış rüzgarın aşkının değerini...


İşte güz gelip de yapraklar düşünce toprağa... Bir an yaşar rüzgar, ona sonsuz gibi gelen, bir an... Yapraklar işte o zaman görürlermiş rüzgarı... Sonrası aşıksız kalırmış... Tadı da damağında... Hasrete dönermiş takvim yeniden.

Her yaprak nedense önce güneşe sevdalıdır. Bu döngü de değişmezmiş... Sonunda rüzgar farkedilir olurmuş... Şarkılarıyla...


Erişilmeze mi aşık olunur hep kim bilir? Rüzgara sormak lazım...


Ve rüzgar der ki; ''önce aşka aşıklıktır yaşanan, sonra aşık olur aşkın adı... Herkes bilmez bu hali... Kimse dinlemez şarkılarımı... Öylece sakınırlar, saklanırlar benden... Oysa bir dinleseler... Bir de bana çiçekleri sorarlar. Onlar dururken yapraklara neden sevdalanılır bilmezler. Oysa herkesin aşkı başkadır. Hem ben rüzgar aşkımı çiçekten de sakınmam. Çiçeğe de el veririm. Çiçek ben olmadan nasıl çoğalır. Rüzgarın yaprağa olan aşkından her bir çiçek de nasiplenir. Ama yaprağın aşkı da dansı da başkadır. Yaprak bilgedir. Özünü bilir tanır. Dökülüşünde bile bir ahenk vardır. Bilemezsiniz yüreğimi, anlatamam. Ah şarkılarımı bir duysanız, belki anlarsınız...''



''Bir ortak gizi, büyütüp, bakmak, sakınmak ve korumak zordur... Olsun biz bir inatçı bahçıvanız değil mi??? Hadi rüzgar eğ aşkınla dalları...
Ben de öğreneyim onlardan aşkın önünde eğilmeyi...


Dipnot: biz bir inatçı bahçıvanız
( Nazım Hikmet/DÖRT SATIRLA)

28 Mayıs 2009 Perşembe

Sesimi Görüyor musun?



''Aynı çizginin üzerinde yürüyorsak yan yana değiliz ardı ardınayız demektir.. Biri önde biri arkada yürüyenler... Uzağız, yabancıyız…. Bir eliz ki tutamayan, bir yüreğiz ki sevemeyen... Yalnızız ki nasıl? Yalnızdan öte... Sakatız ruhumuzdan, eksiğiz... Tamamlanmak için eşitlenmeliyiz, birbirimize ne yukarıdan ne aşağıdan tam karşıdan bakmalıyız... Şimdi...''

Bir çift göz olduk, dünyayı görmek için, bakmayı öğrendik, görmeyi beceremedik...


İki el olduk, dokunup, değiştirmek için... Hep arkaya saklandık, hep ceplerde gezdik...


İki kulak olduk işitmek için. Tıkalıydık dünyadaki seslere, seçerek kelimeleri, işimize geldiği gibi duyduk...


Bir çift ayak sonra yürümek, koşmak için. Varmak için... Hep kaçmak, saklanmak, inat etmek için çırpındık…


Bir beyin olduk düşünmek, düşlemek için... Küçük hesaplarla uğraştık... Ağırlaştık…


Bir yürek olduk sevmek için, kendimizi bile sevemedik... Öfkelendik, nefret ettik... Kirlendik, karardık dünyaya…


Böylece eksiklik kelimesinin anlamı değişti birden bire. Varoluş var olmakla ayrdı yolunu...

‘’Öyle hayatın engellerinden bahsederken, bir ses duydu derinden ‘siz gerçekten engel nedir bilir misiniz?’ dedi... Utandı bunu duyan… Yanı başında güzel bir çift göz vardı, görmelere hasret… Utangaçlığı fark eden bu güzel gözler bir anda elini kalbinin üzerine koydu diğerinin, evet dedi senin kalbin engelli… Ekledi diğeri: ‘’Belki sağlam görünüyorum, ama inan bana senden daha az kendimin farkındayım, ben dışarı bakarım, sense daha çok içine...’’



Engel kelimesi girdi gireli hayatlarımıza… En büyük keşif buydu: Hep birbirine engeldik ya çabuk kabullendik, çabuk kullanır olduk bu sözcüğü.... Birbirimize elimizi, kolumuzu, gözümüzü, kaşımızı gösterip bakın ben tamamım dedik… İçimiz biliyordu ki eksiktik hepimiz… Çünkü tüm bu uzuvlarla nasıl yaşanır, nasıl var olunur henüz bilmiyorduk... Her şey zihnimizde doğup tam orada batıyordu…Nereye bakacağımızı ve neyi göreceğimizi belki içine bakanlar daha iyi bilirlerdi... Onlar kulaklarını daha çok verirlerdi duymalara, yürürken daha iyi bilirlerdi nereye varmak istediklerini... Yürekleri sevmeyi daha iyi bilirdi... Bu yüzden anlamı değişti engel sözcüğünün. Zincirli bir sözcüktü bu... Bir kırılsa tam ortasından, yok olacaktı...



Şöyle karşılıklı gelip de şu dünyada varlıklarımızla bir olmalıydık… Kim kimden üstünleri bırakıp eşitlenmeliydik… Hepimiz engeldik ya birbirimize engel kelimesini kaldırmalıydık hayatlarımızdan… Hep bir fazlasından bakmalıydık hayata… Mesafeleri kapatarak yürümeliydik birbirimize… Eksik olduğumuz yerleri birbirimizle tamamlamalıydık… En büyük engel kendimizi ve bir başkasını yalnız bırakmamızdı… Dünyayı kendimizden ibaret saymamızdı...



Biraz konuştular... 'Gözlerim engel belki görmelere, hayallerim tüm engelleri aşacak kadar büyük...'' dedi biri... Diğeri 'gözlerim bakmayı biliyor, hayallerime zihnim engel' dedi… Karşılıklı geldiler hayatın bir yerinde; biri diğerinin gözü oldu gördüklerini anlattı, diğeri onun zihni oldu hayallerini sıraladı…Buluştukları yerde sese dönüştü herşey... Artık sesle görüyorlar, yürekten işitiyorlardı birbirlerini.... İki uzak dünya bir oluyordu... Buluşuyorlardı...



Tüm engeller böyle son bulacaktı… Belki bu kelime bir daha kullanılmayacaktı…

Her yan yana geliş bir bulma, buluşmaydı... Boşuna değildi hiç birşey... İşte tam buradan eşittik hepimiz...

Şimdi bir çift göz olmalıydık göz göze, bir çift kulak olmalıydık yürek yüreğe, bir çift ayak olmalıydık diz dize, bir çift el olmalıydık zincirleri koparan... Tüm engelleri aşan bir tam olmalıydık...

Şimdi çoğalmalıydı sesler... Çoğaltmalıydık eksik kaldığımız yerlerimizi... Bu yüzden seslendik tüm gözlere... Sesimizin büyümesi için hadi çıkar elini cebinden de el ver buraya... Göster yüreğini hadi...